• İmamoğlu'nda trafik kazası: 1 ölü
  • MHP’li kadınlardan engellilere destek ziyareti
  • Varsaklar'dan şölene davet
Feyza Eğitim Kurumları

 

Britanya halkı 6 Mayıs 2011 referandumuyla birlikte yapılan yerel seçimlerde sadece koalisyon ortağı Liberal Demokrat Parti’yi cezalandırmakla kalmadı, İngiliz siyasetini de önemli başka gerçeklerle yüzleştirdi.

Seçimlerde, İskoçya’nın Büyük Britanya’dan ayrılmasını savunan İskoç Ulusal Partisi (SNP), İskoçya’nın 129 üyeli parlamentosunda 69 milletvekilliğini kazanıp, tek başına hükümet kurma şansını elde etti. Bu, İskoç Ulusal Partisi’nin İskoçya özerk parlamentosunun kurulduğu 1999 yılından bu yana aldığı en başarılı sonuç.

Yaklaşık üç yüz yıl aradan sonra, 12 Mayıs 1999 tarihinde yeniden açılan İskoçya Parlamentosu’nda SNP’nin tek başına hükümet kurması, İskoçya’yı bağımsızlığa götürecek referandumun yakın olduğunu gösteriyor. Seçimlerin hemen ardından  sonuçları değerlendiren SNP lideri Alex Salmond’un tarihi bir sürece girdiklerini belirtmesi ve 2012 yılında referanduma gidilmesinin ağırlık kazandığını açıklaması bu nedenle şaşırtmadı doğrusu.

Ancak, yaklaşık 6 milyon nüfusun yaşadığı bölgede, referandum sonuçları, bağımsızlık yanlısı  İskoç Ulusal Partisi’ni tek başına iktidara yapsa da,kimi gözlemcilere göre nüfusun sadece üçte biri bağımsızlıktan yana.

Galler’de ise seçimlerden İşçi Partisi milletvekili sayısını artırarak galip çıktı. Daha önce 26 milletvekili bulunan İşçi Partisi 6 Mayıs’ta bu sayıyı 30’a çıkararak 60 sandalyeli Galler Parlamentosu’nun yarısına hükmedecek güce ulaştı.

Galler’de, İskoçya’nın aksine bir durum ortaya çıkardı bu seçimler. Galler Parlamentosu’nda İşçi Partisi’nden sonra 15 sandalye ile ana muhalefet konumunda olan Galler’in ulusal partisi Plaid Cymru (PC) 4 milletvekilini kaybederek girdi yeni döneme.

Muhafazakar Parti ise 12 olan sandalye sayısını 14’e çıkararak ana muhalefet partisi konumuna yükseldi.  

Seçim öncesi 6 sandalyeye sahip olan Liberal Demokrat Parti de, ülke genelinde olduğu gibi burada da cezalandırıldı ve 5 sandalyede kaldı.

Geçtiğimiz Mart ayı sonunda yapılan referandumda Galler halkının yüzde 63 gibi bir çoğunlukla “Yasama Yetkili” meclis lehinde oy kullandığını; daha önce sadece sağlık ve eğitim gibi temel toplumsal konularda yetkiye sahip olan Galler Parlamentosu’nun, halkın oylarıyla “Yasama Yetkisi”ni de elde ettiğini hatırlatalım.

Her iki bölgede, 6 Mayıs seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo beraberinde “Birleşik Krallık’ın sonu mu geliyor” tartışmasını getirdi.

Her ne kadar Galler Parlamentosu’nda İngiliz merkez partilerinin etkinliği sürüyorsa da, özellikle İskoçya Ulusal Partisi’nin elde ettiği başarı, Büyük Britanya’nın bölüneceği endişesi taşıyan kesimlerin aklına bugünlerde, ünlü aktör Mel Gibson’un “Cesur Yürek - Braveheart” filmini getirdi.

Sinemaya takip edenlerin hatırlayacağı gibi, Gibson’un ‘özgürlük ve insan onuru’ temalı  filminde, 13. Yüzyılda İskoçya topraklarınnda İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren William Wallace, babasını İngilizlerle mücadelede kaybetmiş, amcası tarafından yetiştirilen ve ülkesinin toplumsal sorunlarla yoğrulan bir direnişçidir. Kral I. Edward’ın sürekli artan zulümü, yüzyıllardır sömürülmüş ve ezilmiş İskoçyalıların artık harekete geçme macerası anlatılıyordu.

İskoçya’nın bağımsızlığını savunan ve bunu referanduma götürerek gerçekleştirmeyi vaadeden Alex Salmond’un liderliğindeki İskoç Ulusal Partisi’nin güçlü bir şekilde parlamentoda çoğunluk elde etmesinde Mel Gibson ve “Cesur Yürek” filminin katkısının olduğunu iddia edecek değiliz. Ama seçim sonuçlarıyla birlikte kamuoyunda başlayan “Birleşik Krallık’ın sonu mu geliyor” tartışmasının, işte bu gelişmeler üzerinden sürdürülmesi durumun “vahim” tarafını oluşturuyor. .

Galler Parlamentosu 1999 yılının Mayıs, İskoçya Parlamentosu da aynı yılın Temmuz ayı başında, bizzat annesi de İskoç olan Kraliçe II. Elizabeth ve eşi Prens Philip’in katıldığı resmi törenlerle açılmıştı, biliyorsunuz.

Ayrıca, İskoçya ve Galler’e kendi meclislerini oluşturma yetkisinin, babası İskoçyalı olan Tony Blair ve kendisi İskoç olan Gordon Brown liderliğindeki İşçi Partisi hükümetleri döneminde verilmesi…

Tam bu hararetli tartışmaların yaşandığı sırada; İrlanda’nın bağımsızlığını kazanmasından bu yana İngiliz monarşisi tarafından bu ülkeye yapılan yüksek düzeydeki ilk resmi ziyaret,  Kraliçe II. Elizabeth’in 4 gün süren İrlanda ziyareti olacak.

Yani Kraliçe, Birleşik Krallık’tan kopmalar olacağı endişesinin taşındığı şu günlerde yollara düşmekte, belki de haklı.

Ne olur ne olmaz çünkü.


Tüm Yazıları


Haber yorumları - Yorum Yaz
Bu habere henüz yorum yapılmamıştır... [ ilk yorumu sen yap! ]


Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. ADANA, HABER, ADANAHABER, ADANA HABER, MEDYA, HABERLER, SİYASET, ANADOLU HABER, ADANA GÜNCEL, ULUSAL sorumlu değildir.